1989’dan Bugüne Antalya Reçelcisi’nin İkinci Kuşağın Kalite Yolculuğu

Herkes üretici olabilir; bizim yolumuz kalitedir.

Antalya Reçelcisi’nin hikayesi, 1989 yılında Antalyada bir girişimcinin attığı cesur adımla başlıyor. Babam, 1980’li yıllarda Antalya’da turizmin hızla yükselişe geçtiğini fark ediyor. Devlet teşvikleriyle oteller artıyor, Antalya turizm atağının merkezlerinden biri hâline geliyordu.

Ancak bu büyümenin içinde önemli bir boşluk da vardı. Otellerin düzenli ve güvenilir gıda tedariğinde ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. Babam bu ihtiyacı erken dönemde görerek yönünü gıda toptancılığına çeviriyor.

1989’da, otellere güçlü bir hizmet ağıyla tedarik sağlayacak şekilde gıda toptancılığı girişimini kuruyor. Zamanla bu yolculuk yalnızca tedarikle sınırlı kalmıyor; girişimcilik vizyonu, Antalya’nın yöresel lezzetlerini yaşatmak ve sürekliliğini sağlamak hedefiyle üreticiliğe evriliyor.

Böylece yerelden beslenen, kaliteyi ve sürekliliği merkeze alan bir dönüşümle Antalya Reçelcisi’nin hikayesi şekillenmeye başlıyor.

Bu videoda Antalya Reçelcisinin İkinci Kuşak Temsilcisi olan sevgili Ebru Kocaacar ile Yerel bir markadan kurumsal bir markaya dönüşüm yolculuğunu konuştuk;

Videomuzda Antalya Reçelcisini hangi açılardan perspektife aldık?

  • Kuruluş hikayeniz nedir?
  • İkinci kuşak temsilcisi olmak zor mudur?
  • Birinci kuşağa göre neleri farklı yaptınız?
  • Nasıl oldu da aile işi sürdürülebilir kaldı. Kuşak devrinde en zor karar neydi?
  • Nasıl ‘butik’ kalıp ‘kurumsal’ olabildiniz; bu dengeyi nerede kuruyorsunuz?
  • Nasıl olur da aynı reçel her kavanozda aynı tat verir? Babadan kalma gizli reçeteleriniz var mıdır?
  • Nasıl bir reçel, turiste ‘Antalya’yı hatırlatan hediye’ haline gelebildi?
  • Nasıl rekabet ediyorsunuz: market markaları vs. butik üretim gibi sizin ‘moat’unuz nedir?
  • Nasıl sosyal medyada ‘tat’ satılır.İnsanlar tadı görmeden ikna oluyor mu?
  • Nasıl yeni ürün çıkarıyorsunuz? Sezgi mi veri mi? (satış, yorum, trend)
  • Sizce markaların hangi pozisyonlarda gerçekten açık var: üretim mi, kalite mi, e-ticaret mi, ihracat mı?
  • Bir kişi kendi markasını kurmak isterse sizce en kritik 3 adım nasıl olmalı?
  • Bugün 20 yaşında olsaydınız, bu sektörde öne çıkmak için nasıl bir yol haritası çizerdiniz?
  • Bir iş adayını ‘hemen alalım’ dedirten şey sizin için nedir?
  • Bir çalışan sizin için nasıl ‘vazgeçilmez’ olur. Ölçülebilir katkı nedir?

İkinci kuşak temsilci olmak zor mudur?

Çoğu zaman evet. Çünkü bir yandan güçlü bir mirası devralırsınız, diğer yandan kendi kimliğinizi ve tarzınızı inşa etmeye çalışırsınız.

İlk kuşak, yıllar içinde öğrendiklerinin etkisiyle daha temkinli ve kontrollü hareket edebilir. İkinci kuşak ise heyecanı, enerjisi ve yenilik isteğiyle daha hızlı, daha aktif olmak ister. Bu fark, çoğu zaman doğal bir değişim yaratır.

Üstelik patronunuz aynı zamanda ebeveyninizdir. Bu da işi yalnızca “iş” olmaktan çıkarır. Kendinizi kanıtlamak için çalışırken bir anda “bir çalışmak yetmez, beş çalışmalıyım” düşüncesine sürükler.. Ben de gelecekte beni nelerin beklediğini daha iyi anlamak için tez konumu “Aile İşletmelerinde Kuşak Çatışmaları” olarak seçmiştim.Çok da faydasını gördüm.

Çünkü ortada geçmişten gelen büyük bir emek vardır. O emeğe sahip çıkmak, bazen kendi özgürlük alanınızı daha da daraltır. Her kararı tek başınıza alamazsınız; çünkü yalnızca bir işletmeyi değil, aynı zamanda bir emaneti taşırsınız. Bu sorumluluk hem gurur verir hem de zorluklara karşı geliştirir

Sonuçta ikinci kuşak olmak; denge kurma işidir: Geçmişe saygı duyarken geleceği inşa etmek, aile bağlarını korurken profesyonel kalabilmek ve en önemlisi, “biz”in içinde “ben”i kaybetmeden yürümek.

Birinci kuşağa göre ben neleri farklı yaptım?

Önceki kuşak, kurduğu markanın hemen her alanında bizzat aktifti ve söz sahibiydi.. Benim farkım ise bu yapıyı daha kurumsal bir zemine taşımak oldu. İşin uzmanlarıyla birlikte ilerletmek, doğru ekipleri kurmak ve onlara alan açmak gerektiğine inandım.

Bunun yanında önemli bir noktayı daha gördüm: Oteller ve kafeler ürünlerimizi zaten kullanıyor, kalitemizi biliyordu. Ancak perakende tarafında, yani nihai tüketicide aynı bilinirlik yoktu.

Bu yüzden benim en büyük yeniliğim; perakende kanalını güçlendirmek ve markayı nihai tüketiciyle buluşturacak adımlar atmak oldu. Kısacası, markayı sadece profesyonel kullanıcıların bildiği bir ürün olmaktan çıkarıp, evlere ve sofralara da taşıyacak bir yol haritası oluşturmaya da odaklandım.

Nasıl hem ”butik” kalıp hem de ”kurumsal ” olabildiniz? Bu dengeyi nerede kuruyorsunuz?

Bence işin özü kalitede. Kurumsallık, yaptığınız işi daha iyi yapmak için oluşturduğunuz bir yol haritası aslında .Sistemi kurarsınız, standartları belirlersiniz, kaliteyi şansa bırakmazsınız.

Ben hep şunu hayal ettim: Antalya Reçelcisi bir marka olarak insanların aklına geldiğinde, zihinlerinde nasıl bir yere oturmalı? Bu sorunun cevabı benim için çok netti: kalite algısı.

Antalya Reçelcisi, kaliteyi arayan ve kalite algısı yüksek olan insanların aklına gelen bir marka olmalıydı. Bu dengeyi de tam burada kuruyoruz:


Butik tarafımız; ürüne, lezzete ve özenli üretime duyduğumuz bağlılık.
Kurumsal tarafımız ise; bu kaliteyi sürdürülebilir ve ölçülebilir hale getiren sistem.

Yani “butik” ruhu korurken, “kurumsal” yapıyla kaliteyi garanti altına alıyoruz.

Nasıl olur da aynı reçel, aynı kavanozda, her seferinde aynı tadı verir? Babadan kalma bir reçeteniz var mıdır?

Bizim üretimde en önem verdiğimiz şey istikrar ve kalitedir. Yıllardır üretici kimliğimizle sürdürdüğümüz bir duruşumuz var. Bu nedenle işe en baştan yani hammaddeden başlarız.

Öncelikle hammadde kalitesine çok önem veririz. Yerli üreticiyi destekler, ürün kalitemizi yükseltecek şekilde mümkün olduğunca yöresinden hatta coğrafi işaretli bölgelerinden birinci sınıf meyve ve malzemeleri seçmeye çalışırız. Çünkü lezzetin temeli doğru hammaddedir.

Ardından işin bir diğer ayağı gelir: reçete ve bilgi birikimi. Doğru hammadde, doğru reçeteyle birleştiğinde; yıllar içinde oluşan kadim bilgiler ve üretim tecrübesiyle harmanlandığında, her kavanozda aynı tat ve aynı kaliteyi yakalamak mümkün olur.

Kısacası, aynı lezzeti sürdürülebilir kılan şey; doğru hammaddeden ödün vermemek ve yılların deneyimiyle oluşan üretim disiplinini her seferinde aynı özenle uygulamaktır.

Nasıl oldu da bir reçel, turiste Antalya’yı hatırlatan bir hediye hâline gelebildi?

Aslında bunun cevabı bu yörenin gücünde saklı. Reçel kavanozlarımızın üzerinde yer alan coğrafi işaret sembolü, sadece bir etiket değil; yörenin değerini, köklerini ve tarihi hikâyesini anlatan bir imza gibi. Çünkü yöresel ürünlerin geçmişle kurduğu güçlü bir bağ vardır; her lezzetin arkasında bir kültür, bir emek ve bir hatıra taşınır. Turistler de tam olarak bu hikâyeyi sever. Tatilden dönerken yalnızca bir ürün değil, Antalya’ya dair bir anıyı ve duyguyu yanlarında götürmek isterler.

Antalya reçellerinin yapılışında da sunumunda da geçmişten gelen bazı ritüeller vardı. Biz de bugün hâlâ mağazalarımızda bu ritüelleri yaşatmaya özen gösteriyoruz. Böylece reçel, sadece tadıyla değil; hikâyesiyle, kültürüyle ve sunumuyla Antalya’yı hatırlatan özel bir hediyeye dönüşüyor.

Yeni bir ürün çıkarırken nasıl ilerliyorsunuz: sezgi mi, veri mi?

Aslında ikisi de… Hatta çoğu zaman ikisi birlikte. Ama bence en önemli şey, yaptığınız işi gerçekten çok sevmek. Çünkü işinizi sevdiğinizde, günlük hayatın içinde karşınıza çıkan her şey size bir fikir verir; zihniniz sürekli gözlemler, bağlantılar kurar, “Buradan nasıl bir ürün çıkar?” diye düşünmeye başlar.

Bir diğer kritik nokta ise dışarıyı iyi okumak. Trendleri, tüketici davranışlarını, pazarı ve ihtiyaçları takip etmek; veriyi doğru yorumlamak gerekir. Bu bakış, neyin gerçekten karşılık bulacağını görmenizi sağlar.

Ama sadece veriyle de olmaz. Sezgi mutlaka işin içinde olmalı. Çünkü bazen verinin henüz söylemediğini, sahada hissedersiniz. Doğru zamanda doğru fikri yakalamak; gözlem, deneyim ve sezginin birleşimiyle mümkün olur.

Kısacası; sevgiyle yapılan iş + dışarıyı okuma + veri + sezgi… Yeni ürün geliştirme sürecimizin temel dengesi bu.

Dijitalde “tat” nasıl satılır? İnsanlar tatmadan nasıl ikna olur?

Aslında çok basit: Tadı, diğer duyuların destekleyici gücüyle hissettirerek. 🙂

Görsellikle iştah uyandırırsınız; kavanozun açıldığı an, kıvamın kaşığa akışı, meyvenin canlı rengi… Sesle duyguyu güçlendirirsiniz; kapağın “çıt” sesi, kaşığın kavanoza değmesi. Kelimelerle de kokuyu ve lezzeti zihinde canlandırırsınız; “taze meyve”, “yoğun kıvam”, “ev yapımı dokunuş”, “damakta uzun kalan aroma” gibi.

Kısacası, dijitalde tat satmak; tadı göstermeden satmak değil, tadı hissettirecek bir deneyim kurmaktır.

Son olarak tavsiyelerim ve deneyimlerim şunlar:

Öncelikle markanızın değerlerini çok net bir şekilde ortaya koymanız gerekir. Ne için varsınız, neyin arkasında duruyorsunuz, sizi siz yapan şey nedir… Bunlar baştan doğru tanımlanmalı.

Mutlaka ana bir hedefiniz olmalı; çünkü hedef, hem yönünüzü belirler hem de karar anlarında pusulanız olur. Ve en önemlisi: tutarlılık şarttır. Zaman değişir, koşullar değişir ama markanın duruşu değişmemelidir.

Babamın sözleriyle bitirmek isterim:
“Herkes üretici olabilir. Ama bizim yolumuz kalitedir.”
Biz bu duruşu, tüm zorluklara rağmen asla değiştirmeyiz.

Yorum yap